İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“Önce Ayakta Kal”: Faruk Şener ile KOBİ’lerin Krizlere Karşı Dayanıklılığı Üzerine

İş dünyasında krizlerin ve belirsizliklerin “yeni normal” olduğu bir dönemden geçiyoruz. Herkesin “Nasıl büyürüz?” sorusuna odaklandığı bir ortamda, yazar Faruk Şener KOBİ’lere ezber bozan bir tavsiyeyle geliyor: “Önce ayakta kal!” Hümanist Kitap’tan çıkan yeni eseri vesilesiyle kendisiyle bir araya geldik. Şirketlerin kriz anında yaptığı ölümcül hataları, kârlılık illüzyonunu ve hayatta kalmanın aslında neden bir ustalık işi olduğunu konuştuk. İşte iş dünyasına ayna tutan sohbetimiz.

Sayın Şener, kitabınızın başlığı bile iş dünyasının alışık olduğu o ihtişamlı “büyüme” masallarına ters düşüyor. Neden KOBİ’lere büyümeyi bir kenara bırakıp “Önce ayakta kal” diyorsunuz?

Faruk Şener: İş dünyasında maalesef büyüme her zaman doğru bir hedefmiş gibi algılanıyor. Oysa büyüme; pazarın genişlediği ve talebin canlı olduğu dönemlerde anlamlıdır. Bizim coğrafyamızda ise dalgalanmalar bitmiyor; küresel şoklar, bölgesel gerilimler ve enerji krizleri iş yapma ortamının kalıcı bir parçası haline gelmiş durumda. Böyle bir ortamda büyümeyi zorlamak, genellikle vadeyi uzatarak veya fiyattan taviz vererek yapılıyor ve bu da şirketi inanılmaz derecede yoruyor.

Benim sahada en çok gördüğüm hata, şirketlerin hayatta kalmayı bir küçülme ya da gerileme olarak görmesi. Oysa hayatta kalmak bir zayıflık değil, kriz dönemlerinde öğrenilmesi gereken büyük bir ustalıktır. Satışların düştüğü bir ortamda sadece hacim yaratmaya çalışmak yerine nakit üretme kabiliyetine odaklanmak gerekiyor. Çünkü kriz dönemlerinde şirketleri rekabet şartları değil, iyi niyetle verilen bu yanlış yönetim refleksleri batırıyor.

Kitabınızda çok çarpıcı bir ifade var: “Kârlı bir şirket batabilir.” Kâğıt üzerinde para kazanan bir işletme neden ve nasıl iflasa sürüklenir?

Faruk Şener: Bu, Türkiye’deki KOBİ’lerin en sık düştüğü finansal tuzaklardan biridir. Muhasebe kayıtlarına bakarsanız ay sonunda ciddi bir kâr görürsünüz ve bu durum patronlarda rahatlatıcı bir his yaratır. Ancak gerçek hayatta, o kâr kasada ya da bankada değilse, çoğu zaman müşteriye verilmiş uzun vadelerde veya depoda bekleyen stoklarda kilitlenmiştir. Müşteriyi kaybetmemek uğruna verilen tavizlerle şirket, farkında olmadan bankacılık yapmaya ve müşterisini finanse etmeye başlar.

İşte kriz anında bu tablo tam anlamıyla ölümcül oluyor. Finans yönetiminin temel ilkesi oldukça basittir; şirket kâr ettiği için değil, ödeme yapabildiği sürece yaşar. O yüzden ben yöneticilere sürekli kâr rakamlarına bakmaktan ziyade, o kârı sağlıklı bir nakit akışına çevirip çeviremediklerini sormalarını öneriyorum.

Kitapta “vazgeçebilme cesareti” kavramının üzerinde çok duruyorsunuz. Türk iş dünyası neleri bırakmakta, neden bu kadar zorlanıyor?

Faruk Şener: Bizim iş kültürümüzde vazgeçmek, maalesef doğrudan başarısızlıkla eşdeğer tutuluyor. “Yıllardır bu ürünü üretiyoruz” veya “Bu müşteriyle birlikte büyüdük” gibi duygusal bağlar, mantıklı kararların önüne geçiyor. Kriz derinleştiğinde bile ürün gamını daraltamıyor, bize zarar ettiren müşteriye ilişkimiz bozulmasın diye “hayır” diyemiyoruz. “Hiçbir müşteriyi kaybetmeyelim” refleksiyle hareket ettiğimizde, riskli müşterileri sırtımızda taşımaya devam edip aslında en iyi müşterilerimizi dolaylı yoldan cezalandırıyoruz.

Oysa vazgeçmek, savaştan kaçmak veya geri adım atmak demek değildir. Kaynakları yanlış ve zarar eden alanlardan çekip, şirketi gerçekten ayakta tutan doğrulara yönlendirmektir. Krizde asıl güç, her şeye yetişmeye çalışmaktan değil, odaklanabilme yeteneğinden ve neyin artık taşınamayacağını görebilmekten geçer.

Kriz anında insan kaynağı yönetimi de ayrı bir panik konusu. Kimi şirket kimseye dokunmazken kimisi bir anda küçülmeye gidiyor. Sizce doğru kadro yönetimi nasıl olmalı?

Faruk Şener: Bu konuda sahada genellikle iki uç refleks gözlemliyorum. Bir yanda “biz bir aileyiz” deyip iş hacmi düşse bile herkesi korumaya çalışan, kimseye dokunmayan ancak maliyetlerin altında ezilen yöneticiler var. Diğer yanda ise kriz paniğiyle hızlı ve plansız işten çıkarmalar yapan, sırf giderleri kısmak için şirketin müşteriyle bağını kuran teknik destek ekibi gibi can damarlarını kesip atan patronlar var. Bu iki yaklaşım da sürdürülebilir değil. Aslında mesele kadroyu sayıca korumak ya da küçültmek değil, şirketi ayakta tutacak “doğru kadroyu” korumaktır.

Peki kriz bittikten sonra ne oluyor? “Fırtınayı atlattık, hadi eski düzene dönelim” demek şirketi nasıl bir tehlikeye atar?

Faruk Şener: İşte krizden sağ çıkan firmaların sıklıkla düştüğü en büyük yanılgı budur. Hayatta kalmak çok önemli bir başarıdır ama tek başına yeterli değildir; çünkü bir krizden sağ çıktınız diye otomatik olarak güçlenmiş sayılmazsınız. Kriz hafifler hafiflemez fiyat disiplinini bozmak, vadeleri yeniden uzatmak veya her fırsata hesapsızca “evet” demek, krizde büyük bedellerle öğrenilen dersleri çöpe atmaktır. Bir şirketin krizden gerçekten başarıyla çıktığını, o zor dönemde edindiği doğru yönetim reflekslerini kurumsal bir hafızaya, kalıcı bir öğrenmeye dönüştürdüğünde anlıyoruz. Unutmamak gerekir ki hayatta kalmak işin bittiği anlamına gelmez, o aslında yeniden güçlenmenin başlangıcıdır.

Faruk Şener’in anlattıkları, sürekli günü kurtarmaya çalışan işletmelere adeta soğuk bir duş etkisi yapıyor. Kârlılık masallarının ardındaki nakit gerçeği, kontrolsüz büyüme sevdası ve yanlış reflekslerin getirdiği yıkım, her yöneticinin ve KOBİ sahibinin başucunda bulundurması gereken derslerle dolu. “Bu fırtına da geçer” deyip bekleyenlerden değil, fırtınada gemisini nasıl yöneteceğini öğrenenlerden olmak istiyorsanız, bu sarsıcı eseri mutlaka okuma listenize almalısınız.

Faruk Şener’in Önce Ayakta Kal: KOBİ’ler için Zor Zamanlarda Dayanıklılığın Formülü” adlı eserini Hümanist Kitabevi’nde ve https://humanistkitap.com/ ‘da bulabilirsiniz.

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mission News Theme by Compete Themes.